26 Temmuz 2007 Perşembe

tutmayın...

Bırakıversem kendimi

Uçurumlardan denizlere…

Arşimet bulmamış olsaydı kaldırma kuvvetini…

Bulmasaydı da; dipte kalabilseydim son nefese kadar…

Bırakıversem kendimi

Düşerken potansiyel enerjim hesaplanamasaydı…

Yüksekliğimin belirsizliğinden…

Ama düşüyorum şimdi…

Tutmayın…

gitsem...

Gitsem uzaklara şimdi…

Geri dönmemecesine hem de!

Ağlasam hiç susmacasına…

İçimde ne varsa akıtsam

Akan yaşlarımla beraber…

Yaşamamak ve yaşamamak arasında yaşamak gibi bir şey benimkisi…

Ruhsuz, umutsuz, bitkin…

Hayat daha da hissettirmeye başladı kendini…

Daha da acıtmaya…

Tüm zıtlıklar savaşta beynimin içinde…

Farkındayım ve bir o kadar da bihaber…

Kim galip çıkacak

O da meçhul…

parçalı hüzün...

Hava parçalı hüzünlü,

Yerde dökülen kalp kırıklarını hüzün damlaları sürüklüyor…

Şemsiyen yok…!

Sucuk gibi ıslanmış yüreğin.

Saatler umutsuzluğu vuruyor…

gece...

Gecenin karanlığını, bozuyor şehrin ışıkları…

Ağaçlar da nasibini alıyor bu yapay ışıktan…

Ay ışığı aydınlatsaydı yaprakları, yolları, evleri,

Karanlık yüzümü…

Dolunay olsa…

Penceremin ardından bakıp da görebildiğim bir deniz olsa şimdi…

Şimdi bu şehirde, kim bilir kaç göz açılıp kapanmıştır…

Yaşadığımıza şükretmeli…

Yoksa göçüp gidenlerden mi olmalı…

[ ay... ]

az kaldı dolunayına...
hasretle bekliyorum içim yana yana...
bir ben var bir de sen şu dünyada...!
27.07.07
________________________________________________

ben seni yine kıskanacağım geceden,
yıldızlardan...
ve sen yine bilmeyeceksin ışığına nasıl yanmışlığımı...
27.07.07

25 Temmuz 2007 Çarşamba

zaman...

Zaman hem çare, hem çaresizlik…

Hem dert hem deva…

Hem çıkmaz yol hem dört yol…

Zaman; zamansızlık…

Gözlerini dikip öylece bakakaldığında

Geçen saniye, dakika, saat…

Zaman…

Belki de ziyan…

uzaklar...

Uzaklar…
Yakınlar…
Uzaklığı ölçülemeyen uzaklıklar
Ve uzaklığı uzak olan yakınlıklar…
Yollar serzenişte…
Aşınmıyorlar artık gide gele…
Halbuki kimsede yakınlarda değil…
Bir mektup, bir telefon…
Ve bir sitem;
“niye gelmedin?” diyen…

kaçış...

Ölümün yaklaştığını fark ediyoruz ama kaçıyoruz…
Tıpkı kendimizden kaçar gibi…
Gerçek sevgilerden kaçıp yalan olanın peşinden koşar gibi…
Bir de bakmışsın yorulmuşsun…
Gerçeğine takatin kalmamış…
Her şeyi tüketmişsin yalan olanda…

her yalan...

Biraz hesaplı…
Biraz hesapsızca…
Her iki türlü de yaşanır hayat…
Biraz yalan…
Biraz geçek…
Her yalan da biraz gerçek hayatta!
Geçmişlerimiz geride…
Ama içimizde…
Gelecekler de;
Yaşanmayı bekliyorlar umarsızca…

hayat...

Hayat…
Çok seçenekli bir soru gibi!
Ve bu iki üç seçenekli sorular kadar karıştırmaz kafamızı…
Ya o, ya bu dersin…
Ama hayat!
Bu mu, şu mu, o mu, bunlar mı, şunlar mı, onlar mı?
Yoksa bu mu?
Peki ya şu?
Bu olabilir mi acaba?
O sorar ama…
Sende sormadan edemezsin soruya!
Ama o söylemez cevabını…
Düşündürür, kafa yorar…
Hazır cevapçıları sevmez…
Ve onlar alması gereken nasiplerini alırlar hayattan…

aşkta 3s kuralı...

Sevgi..rengi kırmızı..güçlü ve tutkuludur..

Saygı..rengi yeşil..huzur ve güven verir..

Sadakat..rengi mavi..aşkta sadakati simgeleyen safirdir..veen değerlisi mavi safirdir..

kırmızı + yeşil + mavi = BEYAZ..saflığın simgesi..temiz olan..sade olan..tıpkı olması gereken AŞK gibi..

aşk...

Aşk…
Tutsaklık, esirlik…
Ya da gözün bağlı oyun oynamaca…
Gözünü bağlarsın…
Gülerek, eğlenerek, hissederek bulmaya çalışırsın…
Sonra bir an,
Fark etmezsin…
ayağın takılır düşersin…

sessizlik...

sessizliği dinliyorum.. müstesna bir şarkı fısıldıyor kulağıma..hüzünlerle kaplı mutluluğu hissetttiriyor sıkışmış yüreğime..
melankoni havası esiyor odamda, ışığımsa sönük..
içim gibi odam da zifiri karanlık..